HER ZORLUKLA BERABER BİR KOLAYLIK VARDIR.
KALBİN İNŞİRAHI
Zamanında Akdeniz Üniversitesi’nde kimya sıralarındayken, hocalarımın laboratuvar tezgahlarından bizim işimizle bağlantılı olarak hayatın tam ortasına fırlattığı, zihnime mühürlenen bir kural öğrendim. Eğer bir yerde sorun varsa, bu bizim için müthiş bir şeydir. Çünkü sorun varsa, icat vardır.
İcat dediğin şey durduk yere, konforlu bir esnemenin ardından mı çıkar? Hayır. Bir şeyleri kolaylaştırmak, aksayanı düzenlemek ya da eskimiş olanı yenilemek için fırlar ortaya. Bir fikrin kıvılcım alması için bir ihtiyacın canını yakması gerekmez mi? İşte tam o sancı anında üretkenlik doğar; yeni bir formül, yeni bir sentez, yeni bir soluk. Ya da eldeki maddenin artık doğru hizmet vermemesi durumunda Ar-Ge laboratuvarı kurulur: “Bir de şöyle bir maddeyle deneyelim bakalım” denir. Araştırılır, geliştirilir, defalarca denenir ve günün sonunda o eski maddeden çok daha faydalı, çok daha iş gören yepyeni bir buluş ortaya çıkar. Yani sorunlar ve problemler bizim hayatımızda mutlaka olmalı ki yaratım halinde, inovasyon halinde kalalım. Bir şeyleri revize edelim, daha iyisini çıkaralım, olanı daha kusursuz düzenleyelim.
Basit bir örnek verelim: Eğer insanoğlunun canını yakan bir diş çürüğü olmasaydı, bugün tıp dünyasında “dolgu maddesi” diye bir şey olur muydu? Asla. Peki ilk yapılan dolgular hangi maddeden yapıldı? Amalgam. Yani içinde cıva barındıran o eski dolgu maddesi. İnsan sağlığı için ne kadar tehlikeli bir elementti değil mi? Kana karışıyordu, toksikti, üzerine binlerce bilimsel makale yazıldı çizildi ama bir dönem ucuz olduğu için mecburiyetten kullanıldı. Sonra ne oldu? Bu tehlikeli olma “sorunu”, bilim insanlarını kamçıladı. O problemden kaçmak yerine üstüne gittiler ve bugün o kararmayan, kompozit ya da porselen esaslı, hem estetik olarak rengi bozulmayan hem de insan biyolojisiyle dost olan yeni nesil dolguları geliştirdiler.
Gördünüz mü? Bunu bulanlar, o çürük ve o cıva zehirlenmesi sorunu olmasaydı bu maddeyi bulabilirler miydi? Bu onların hem emeği oldu hem ekmeği. Biz o krizi yaşamasaydık, bugün o muazzam koruyucu maddeler hiç var olmayacaktı.
O gün amfide hocamız, bir diş kaplaması üzerine yeni bir teknoloji anlatıyordu. İtiraf edeyim, bugün o dersin konusunu hatırlamıyorum bile. Ama o kapıdan çıkarken cebimde bu hayat felsefesi vardı. Benle beraber o sınıfta en az 50 kişi daha oturuyordu. Onlar o kelimeleri sadece kulaklarıyla duydular, not aldılar ve vize-final telaşıyla o dersten çıkıp gittiler. Ama o bilgiyi sadece ben anladım, ben içselleştirdim ve hayatımın tam merkezine kattım.
Bu idrak etme hali herkese nasip olan bir şey mi sanıyorsunuz? Aslında hepimiz aynı ortamdaydık. Aynı eğitimci tarafından, aynı ses frekansıyla verilen aynı bilgileri alıyorduk. Hepimiz 26 derecelik o amfi salonunda, hepimiz aynı suntadan yapılmış, o soğuk sandalye ve masalarda dirsek çürütüyorduk. Hani bazen dışarıda görürüz ya; kimisi aynı şartlardan bambaşka, parlak bir hayat inşa eder, kimisi de kendi köşesinde oturup o hayatlara sadece hasetle kızar. İşte tam olarak bunu izah etmeye çalışıyorum: Bir şeyi duymak değil, onu gerçekten anlamak bile insana bahşedilmiş müthiş bir nasip, muazzam bir nimettir.
O gün o amfide o nasip bana açıldı. Benimle aynı algı seviyesindekilere veya benden daha yüksek algı boyutunda olanlara da ... Benden daha yüksektekiler o bilgiyi aldılar, laboratuvarda maddesel bir icraate, somut bir ürüne dönüştürdüler belki. Ben ise o kimya bilgisini, hayatımı yaşarken önüme çıkan engelleri kolaylaştırmak ve her tıkanıklıkta yepyeni bir bakış açısı geliştirmek için bir zihin aleti olarak kullanıyorum.
Sorunlar güzeldir dostlar. Onlardan muhakkak, ama muhakkak yeni bir şey doğar. Yeter ki o sorunun karşısına dikeceğiniz gözünüz, bakışınız, kalbiniz ve aklınız dolu olsun. Boş ve kör bir zihinde problem belirdiğinde ne olur? O zihin sadece problemi görür; onun büyüklüğü karşısında ezilir, probleme ağlar ve kahrolur. Çözemez, çünkü o düğümü çözecek ne entelektüel becerisi vardır ne de ruhsal bilgi birikimi. Üstelik öyle derin bir umutsuzluğa batmıştır ki, o sorunu çözme fikri aklının köşesinden bile geçmez.
Çünkü bir şeyi çözmeye yeltenmek, yarına ve o andan sonrasına inanmaktır. Umut nedir bilir misiniz? Geleceğin var olduğunu peşinen kabul etmek, o zamanı inançla beklemektir. Umutsuzluk ise o sorun anında, o dar saniyede sıkışıp kalmak ve “Her şey bitti, buraya kadarmış” diyerek kendi üzerine toprağı atmaktır.
Hayatınızda bir sorun, bir tıkanıklık varsa sevinin. Oradan yeni bir yaratım çıkacak, oradan bir inovasyon doğacak, oradan yepyeni bir “sen” çıkacak ortaya. Bu harika bir şey. Sorunun kendisine odaklanıp ruhunu köreltme.
Bazı sorunlar, sadece durup bekleyerek çözülür. Zamana yayarak çözülür. İnsan zihni, o krizin, o darbenin ilk vurulduğu anda o berraklığını yitirebilir; bu çok insanidir. Göğsün sıkışır, paniklersin. Unutma ki, tefekkür hali sonradan gelir. Düşünce, ancak zihin o ilk şoku atlatıp rahatladığında motoru çalıştırır. Ve çıkış kapısı, tam olarak o rahatlama anında belirir.
İlk etapta sorunu biraz kendi haline bırakmak, onunla kavga etmeyi kesmek lazım. Sonra o berraklıkla sormak gerekir: “Peki, bu sorunla şimdi ne yapılır?” Cevap netleşince bir adım daha: “Bunun için bana ne gerekli?” Ve sonra, o gerekenleri arkana bakmadan, medenice yapmak lazım.
Bu sadece kimyanın ya da Ar-Ge laboratuvarlarının kuralı değildir; tasavvufta da tam olarak böyledir. Ne der kadim bilge? Sabrın sonu selamettir. Dikkat edin; sabretmeniz gereken bir durum varsa, ortada net bir sorun var demektir değil mi? Ve o sorunun sonu, ilahi bir sözleşme gibi muhakkak selamettir. Bunun aksisi yok. Bu kesin bir hükümdür.
İnşirah Suresi 5. ve 6. ayetlerinde o sarsılmaz gerçeği açıkça önümüze koymuyor mu?
“Fe inne maal usri yusrâ. İnne maal usri yusrâ.”
“Şüphesiz her zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, her zorlukla beraber bir kolaylık vardır.”
Bu öyle muazzam bir matematik ki... Sana “muhakkak” diyor, iki kez üst üste vurgulayarak kesin, tartışmasız bir bilgi veriyor. “Zorlukla beraber” diyor; yani kolaylık, zorluğun ardında kronolojik olarak bekleyen bir şey değil, onun tam içinde, atom çekirdeğindeki nötron gibi onunla beraber kuantumsal olarak mevcut.
O yüzden o fırtına anında orada bir dur. Kabul et: “Evet, şu an bir zorluk içindeyim.” Göğsün daralıyor, nefesin sıkışıyor, ağlıyorsun, bayılıyorsun, ayılıyorsun, sonra tekrar ayağa kalkıyorsun, yemeden içmeden kesiliyorsun. Ama o surenin hemen başında ne diyor Yaradan? “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”
Evet, vaktinde de buna benzer, asla geçmeyeceğini sandığın bir acı yaşayıp daralmadın mı bu hayatta? Şimdi dönüp baktığında o günkü sızıyı aynı şiddetle hatırlıyor musun? Hayır. O zaman da senin göğsünü açıp genişleten güç, bunu yine yapacak. Bil ki bu karanlığın içinde de senin için saklanmış bir kolaylık var. “Bana bırak” diyor o ayet, “Yalnızca bana yönel.” Ne muazzam, ne kadar şifalı bir bakış açısı...
Benim dünyamda ilim ve bilim birdir. Bu ikisini birbirinden ayırmaya çalışmak, dünyayı sadece tek bir gözle görmeye zorlayan yorucu ve sığ bir cehalettir. Bu iki kardeş, bilim ve tasavvuf, yan yana gelmezse hayatta ne derin bir anlam kalır, ne gerçek bir bilgi, ne de köklü bir his.
Bir şeyi sadece zihnen anlamak yetmez dostlar, onu o yüksek kuleden indirip kalbe de mühürlemek lazım. Bilim, o sorunu ve çözümü zihnen algılamamızı sağlar; mantığımıza oturtur, formülü yazar ve bizi ikna eder. Tasavvuf ise o formülü kalbe indirir, ona ruh üfler ve hissettirir.
Ben o kalpteki fısıltıyı, o derin hissi duyana kadar beklerim. Biri bana dünyanın en doğru, en bilimsel gerçeğini söylese bile, ben onu kalbimin derinliklerinde “Evet, bu kesinlikle böyle” diye hissedene kadar durur, bekler ve o ikna anıyla beraber iyileşirim.
Ben bu hayatın bana çıkardığı tüm o çetin bilmeceleri, tüm o çirkin gürültüleri ve tüm insan krizlerini kalbimin o rafine süzgeciyle çözmeye çalışırım. Ama sırayı şaşırmadan: Önce mantık, sonra kalp. Benim sarsılmaz denklemim tam olarak budur.
Bir dahaki sefere hayatınıza cıva gibi toksik bir sorun, çürük bir hayal kırıklığı sızdığında sakinlikle koltuğunuza yaslanın. Unutmayın; o çürük olmasaydı, o muazzam yeni madde asla sentezlenmeyecekti. Göğsünüzün daralmasına izin verin, o genişlemenin habercisidir. Sabredin, çünkü o zorluğun tam kalbinde gizlenen o selamet, kendi vaktinde kalbinize inmek için sabırsızlıkla bekleyebilir.
Kadriye Boz
Bursa / 2026 /Salı
Yazının hakları saklıdır.



